Batı sinemasında siyahilerin rolleri: Irkçılığın yeniden üretilmesi

Hollywood sinemasında bugüne kadar çoğunlukla köle, suçlu veya müzisyen olarak tasvir edilen siyahilerin artık güçlü ve cesur kahramanlar olarak temsil edilmesi ırkçılığa karşı tutum olarak yorumlansa da bu yapımlarda siyahilerin sorunlarına yer verilmemesi ırkçılığın farklı türü olarak yorumlanıyor.

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Doktor Öğretim Üyesi Yusuf Ziya Gökçek, son dönemde Hollywood sineması ve Netflix gibi dijital platformlarda siyahi temsillerini değerlendirdi.

Gökçek, ABD’deki sinema endüstrisinin siyahilere karşı ırkçı yaklaşımının 1915’te David Griffith’in çektiği Bir Ulusun Doğuşu (The Birth of Nation) filmiyle başladığını belirterek, siyahilerin beyaz perdeye “eğitimsiz, cahil karakterler” olarak aksettirildiğini, siyahi rollerini yüzleri siyaha boyanmış beyaz oyuncuların canlandırdığını söyledi.

Özellikle 1950’ye kadar siyahilere yalnızca köle, hizmetçi gibi rollerin oynatıldığını, Rüzgar Gibi Geçti (Gone With the Wind) filminin bu durumun önemli örneklerinden olduğunu kaydeden Gökçek, “Siyahi oyuncuların rol aldığı filmde, beyaz kadınları serinletme görevi verilen hizmetçi gibi kullanılan siyahi çocuklar var. Bunu Amerikan filmlerinde bir sorun olarak görmeyiz ya da beyazlara hizmet eden siyahi temsilinin yaygın kanaate dönüştüğünü söyleyebiliriz. Beyaz perdeye, siyahilerin, çocuk dahi olsalar beyazlara hizmet etmekle mükellef olduğu yansıtılıyor.” dedi.

“SİYAHİLER BEYAZ PERDEYE İLLEGAL KİŞİLER OLARAK YANSITILDI”

Gökçek, Amerikan sinemasındaki siyahi temsilinin, siyahi oyuncu Sidney Poitier’in başrolünü oynadığı 1967 yapımı Beklenmeyen Misafir (Guess Who’s Coming to Dinner) filmi olduğunu aktararak, şöyle devam etti:

“Bu filmde Poitier bir profesörü canlandırıyor. Bir siyahinin, beyazların yapabildiği bir mesleğe sahip olması ile ilgili kırılma var. Bunun iki nedeni var. Vietnam Savaşı’yla insan kaynağına ihtiyaç duyulması ve sadece beyazlardan oluşan ABD ordusunun insan kaynağından yoksun olması. Diğer neden ise ABD’nin büyük oranda ulus oluşumuna katkı sağlaması için siyahilerin görünürlüğünün artırılmak istenmesi. Film bu anlamda siyahilerin görünürlüğünün artması yönünde önemli adım oldu.”

Siyahilerin 1970 ile 1990 arasında Amerikan sinemasında ön plana çıkmaya başladığına dikkati çeken Gökçek, bu dönemde siyahilerin suçla ilişkilendirilerek beyaz perdeye yansıtıldığını dile getirdi. Gökçek, bazı yönetmenlerin ise bu temsile karşı içerik üretmeye çalıştığına vurgu yaparak şu ifadeleri kullandı:

“Bu dönemde siyahiler beyaz perdeye illegal kişiler olarak yansıtıldı. Sinemada suçla ilgili ne varsa siyahi oradadır, beladır, problemlidir yaklaşımı vardı. Bu yıllarda yönetmen Spike Lee, ABD’nin ürettiği siyah temsiline karşı bir temsil üretti. Buna Malcom X filmini örnek gösterebiliriz. Film Malcom X’in bir suçluyken kanaat önderi haline gelmesini anlatır. Bunu anlatırken de ABD’nin siyahilere yönelik ön yargılarını ters yüz etmeye çalışır.”

“SİYAHİLERE YÖNELİK KAHRAMANLIK DÜZEYİNDEKİ İLGİ TERSİNDEN IRKÇILIĞA VARIYOR”

ABD’de 2020’de polis şiddeti sonucu siyahi George Floyd’un hayatını kaybetmesinin ardından “Siyahların Hayatı Değerlidir” (Black Lives Matter) gibi sivil hareketlerin de etkisiyle Hollywood merkezli Batı sinemasındaki siyahi temsillerinin değiştiğine işaret eden Gökçek, şu değerlendirmede bulundu:

“ABD sinemasındaki siyahi temsili buradan sonra yine değişti. Beyazların siyahlara zulmettiğiyle ilgili pek çok film yapıldı bu dönemde. Özellikle (eski ABD Başkanı Barack) Obama sonrasında siyahlardan özür dileme niteliğini taşıyan yapımların arttığını görüyoruz. Yakın dönem ve günümüz filmlerinde siyahilerin ana kahraman haline getirilip kutsandığı filmlere rastlıyoruz. Fakat burada da farklı bir problem ortaya çıktı. Bu siyahilere karşı kahramanlık düzeyindeki ilgi tersinden ırkçılığa varıyor.”

Gökçek, son dönemde Hollywood’da ve dijital platformlarda siyahilerin kendi kültürlerinden, tarihlerinden uzak karakterleri canlandırdığını belirterek, “Troya dizisinde başrolün bir siyahiye verilmesi bir ırkın takdis edilmesi değil, bir ırka merhamet edilmesi, ona beyaz rol verilerek yüceltilmesi gibi bir düşünce söz konusu. Burada ayrımcı bir fikrin üretildiğini görüyoruz.” dedi.

Marvel Sinematik Evreni’nin yapımlarında siyahilerin “ilahlaştırılmış” beyaz mitolojik karakterleri canlandırdığını kaydeden Gökçek, “Kara Panter (Black Panther) filmine baktığımızda Afrika köklerini unutmayan bir siyahinin hikayesi anlatılıyor. Herhangi bir siyahi değil, ABD paranteziyle ele alınan bir siyahi özne var. ABD’ye karşı sorumluluğu bulunan ve tıpkı diğer beyaz kahramanların yaptığı gibi kendini bu uğurda feda eden bir anlatı inşa ediliyor.” diye konuştu.

Siyahilerin yaşamları, sosyal adaletsizlik ya da Afrika’daki yoklukla ilgili filmler yapmasından ziyade Hollywood yapımı kimlikleri canlandırmasının daha çok tercih edildiğini ifade eden Gökçek, sözlerini şöyle tamamladı:

“Hollywood filmlerinde bir siyahi, siyahi rol haricinde her şeyi oynayabiliyor. İskandinav veya Yunan mitolojisindeki bir rolü canlandırabiliyor fakat ABD’deki sosyal eşitsizlikle ilgili bir rolü canlandıramıyor. Hollywood’un bu tür eşitsizlikleri görmezden gelen film dili olduğunu iddia etsek bile Oscar’ın, eşitsizliği konu eden Parazit, Joker gibi filmleri ödüllendirdiğini görüyoruz. Ödül mekanizması siyahinin içinde yer aldığı eşitsizliği ele aldığında onaylanmıyor, gösterilmiyor. Burada lütuf stratejisi olarak kendini üreten bir ırkçılık var. Hem de bağlamından koparılarak siyahi imgesine zarar veren bir ırkçılık söz konusu. İzleyici ayağında ise siyahiye o lütfu, saygı ve imaj çalışmasını yansıtmak farklı bir ırkçılığı örgütlemiş oluyor.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*